Röportaj: Zeynep Tuğçe Karadağ ”Çivi değiliz ki sabit kalalım”

Röportaj: Numan Çakır

Latife Tekin bir söyleşisinde ‘’Şiir deli işidir, şairler delidir’’ demişti. Ben bu delilikten görünmeyen şeyleri görmek, aşırı farkındalık gibi şeyler anlıyorum. Bu da şairi bir yerde normalin dışına çıkarıp delirtebilir. Bu hal sana nasıl hissettiriyor?

Sadece şairin değil edebiyatla ve sanatla uğraşanların, göz ardı edilen şeyleri ortaya çıkarıp onlara bakış açısı kazandırması elzem. Yönetmen de böyledir ressam da. Bu yüzden şairi yüceltemem. Diyelim ki Baudelaire deliydi peki Van Gogh değil miydi? Bir örnek vermek isterim, yıllar önce Tavşanlı’ya atandığımda Ahmet Uluçay oralı olduğu için insanlara onu sordum. Aldığım cevap neydi biliyor musun? “Deliydi o.” “Bankta kendi kendine konuşurdu.” Bunları duyduğumda, onu hiç göremediklerini düşündüm ve kahroldum. Sonra ne zaman sıkılsam kendimi Tepecik Köyü’nde onun mezarının başında konuşurken buldum. Bir gün, tanımadığım biri beni o  halde gördü, bakışlarını unutamıyorum. Anlaşılmadığımı iliklerime kadar hissettim. Bazı arkadaşlarımda Mezarlıklar Müdürü diye kayıtlıyım. Çünkü nereye gitsem, köy, il, ilçe fark etmez önce mezarlığa giderim. Hangi şair, yazar, oyuncu, yönetmen hangi mezarlıkta dinlenir çoğunlukla bilirim. İstanbul’a gittiğimde ilk olarak boğaza v.s gitmem. Zincirlikuyu’ya, Sadri Alışık’ın mezarına giderim. Ankara’da ne zaman daralsam kendimi Karşıyaka Mezarlığı’nda bulurum. Gülten Akın, Metin Altıok, Ergin Günçe, Behçet Aysan, Ahmet Erhan hepsi orada… Ölülerle konuşmayı seviyorum. Yargılamadan dinliyorlar en azından.

Dünya delirmiş durumda. Hepimiz buraya kapatıldık. Serbest bırakılmayı bekliyoruz fakat serbestlik için ölmemiz gerekiyor artık. Her şeyimiz izleniyor, hareketlerimizi ister istemez kontrol eder hale geldik. Tutsaklık da delirtir bir yerde. Sanatçının delirmesi ise neyden vazgeçtiği ile paralel bana göre. İsmet Özel, Yıkılma Sakın’ı yazarken sağlam dişlerini çektirmeyi göze aldı. Furuğ, şiir için oğlunu ömür boyu görememeyi göze aldı. Şiiri için  konforunu bozmayı göze alan çok şair gördüm. Tersi de var elbette. Konforu için şiirinden olanlar. Sonunda şiir onları terk etti. Şair, inandığı değerler uğruna rahatını bozmayı da bilmeli. Dikenli yatağa uzanmayı, dokularını zedelemeyi bilmeli. Şiir ölü bir nakarat değildir, canlıdır. Canlı olduğu için de değişmesi gerekir. Tutarlılık denilen şeye inanmıyorum. En sevdiğim sanatçılar tutarsız olanlardı. Biz bir çivi değiliz ki sabit kalalım. İki hafta önceki benliğin bile değişime uğrarken nasıl sabit kalmakla övünebilirsin? Çevresini, şiirini sabit tutmakla övünenleri gördüğümde üzülüyorum ve dertlerinin şiir olmadığına inanıyorum. Şiir onlar için bir araç, amaç değil. Şiir ve ölüm birbirine çok yakın. Şiir yazmak keyifli bir şey değil. Aksine ruhunu deşen bir eylem. Tüm yaralarını alıp açığa çıkarttığın, kendini savunmasız bıraktığın bir eylem. Bu acıya talip olunca delirmek, delirmemek bunları çok da önemsemiyorsun.

Normal ne, normalin dışı ne bunları da tartışmak lazım burada.  Kişi sayısı kadar normallik anlayışı var. Benim ölülerle konuşmam, sokak köpeklerine sarılıp onları öpmem başkasına anormal gelebilir, bana da bir başkasının yalnız kalamaması veya köpeklerden korkması anormal gelebilir.

Beni Nereden Vuralım? Kitabında bir çok şeye ateş ediyorsun. Benim merak ettiğim konu şairler en çok neresinden vurulursa yazma isteği kamçılanır?

Şairler adına genel konuşamam, her bireyin kamçılandığı güdü farklı. Benim yazma isteğimi tek bir şey kamçılamaz, pek çok şey kamçılar. Öfke, kırgınlık, isyan, enflasyon, insandan ziyade robota evrilip sabah işe git, öğlen yemek ye, akşam eve gel şeklindeki o döngü…

Öğle yemeği vakti geldiğinde, insanlar yemeğe giderken köşede sigara içip koşturmalarını izlerim. Acıktılar mı gerçekten? Yoksa alışılmış, sorgulanmadan yapılmış bir eylem mi? Muhtemelen ikincisi. Artık açlığı bile sorgulamıyor insanlar. Bundan dahi rahatsız oluyorum.

Vurmayı/vurulmayı sürekli dışarıda aramamalıyız. İnsan kendi yaptığı şeylerden de vurulan bir canlı. Yaşama eyleminin özü vurucuyken asıl merak ettiğim şey, ne kadar delik deşik edeceğimiz/edilebileceğimiz. Vurulmanın sınırı olsaydı dört kardeş siyanürle intihar etmezdi sanırım.

Kitap satış ve tanıtım sitelerinde hakkında çok güzel yazılara denk geliyorum. İnsanlar şiirinin hep ileriye gittiğini ve gözde bir şair olduğundan bahsediyor. Sen bulunduğun bu müstesna yere gelmek için nasıl bir yol izledin? Çalışma disiplininden bahseder misin?

Çok teşekkür ederim. İleriye gitmek iddialı bir laf ve bunu söylemek için çok erken. Zamanın belirleyiciliğine inanıyorum. Bir çabayı, bir tutkuyu sürdürmek için uğraşıyorum. Şiir okurunun sayısı belli. 500 veya 1000 kişinin okuduğu birine gözde diyemeyiz. Zaten gözde olmak isteyen kişi şiire bulaşmaz, kendine başka alan seçer.

Çalışma disiplinim sadece yazmaktan oluşmuyor. Gözlem yapma, okuma, izleme, uzun yürüyüşler gibi eylemler de disiplinimin içinde barınıyor. Şairler sadece edebiyattan beslenmiyor ki. Tarih, felsefe, mitoloji, sinema, psikoloji, resim, sosyoloji, dinler tarihi v.s. çok fazla alan var. O nedenle beslendiğim kaynakları geliştiriyorum, bilmediğim konulara odaklanıp merakımı diri tutuyorum.

Yayınevi sahibi kendisi, editör kendisi, karar veren kendisi bir düzen var. Ya da editör süzgecinden hızlı geçen arkadaşımın kitabını basalım diyenler. Bir de kime iyi şair kime kötü şair ya da kim şair kim şair değili belirleyen bir güruh. Ben mi rahatsız oluyorum bilemiyorum ama sormak istediğim şey şair bunlara karşı nasıl bir duruş sergilemeli ve sence bir insana ne zaman şair denir? Bunun göstergeleri nelerdir?

Derdimiz şiirse, kişiyi ortadan kaldırıp şairi sadece şiiriyle değerlendirebilmemiz lazım. Ama maalesef şahıs daha çok öne çıkıyor. Birini şiiriyle ele almak yerine, durduğu veya durmadığı yer, özel hayatı, yaşadıkları, yaptıkları, ideolojisi üzerinden ad hominem geliştiriliyor. Böyle olunca şiire bakış da körleşiyor. Tüm bunlardan sıyrıl, şairi tanımadığını, bilmediğini farz et, onun yaşayıp yaşamadığını bile unut hatta. Düşmanının şiiri dahi olsa, o şiir güçlüyse hakkını vermek lazım.

Bir insana ne zaman şair denir? Bunu belirleyemem, otorite değilim. İyi şair/kötü şair tanımlamasında ise, sırf tarzı değil diye o tarzda iyi eser verene kötü şair diyemeyiz. Lirik şiir sevmem lirik şiir yazan kötüdür ya da deneysel şiir sevmem deneysel şiir yazan kötüdür v.s. tavırlar söz konusu olmamalı. İyi şiir hangi türde, hangi biçimde yazılırsa yazılsın iyidir ve er geç ortaya çıkar.

Çok fazla şiir dergisi ve fanzini var gibi görünse de aslında bir elin parmaklarını geçmeyen bir şiir yayın hayatı var. Bu dergilerin bazılarının seçimlerine gerçekten güveniyorum. Bazıları ise bence çöp. Sence dergiler şu an şiire gerçekten katkı sağlıyor mu? Yeni şairler çıkarıyor mu?

Dergiler ve fanzinler, edebiyat tarihi boyunca şiire katkı sağladı, sağlıyor. Hakiki edebiyata önem veren matbu/dijital yayınlarda elbette yeni şairler çıkıyor. Pek çok şairi böyle tanıdım, tanımaya devam ediyorum. Şiir öldü diyenlerin şiiri takip ettiğine inanmıyorum.

Son olarak seni takip eden ve seven bir okuyucun olarak merak ettiğim şey sinemayla ilgili. Türkiye’deki sanat filmi sevicileri ile popüler film sevicileri arasında nerede duruyorsun?

Bir filmi değerlendirirken sanat filmi veya popüler film diye değerlendirmem.

Filmde en önemsediğim şey, mesleğim gereği senaryodur. Ardından çekim tekniği, reji, kurgu, ışık v.s gelir. Fakat senaryo kötüyse, en iyi yönetmen, en başarılı oyuncu bile o filmi kurtaramaz. Yavuz Turgul’un Gölge Oyunu filmi benim için çok özeldir. Buradan karar ver istersen hangi tarafta olduğuma.

Söyleşi için teşekkür ederim.

1 Yorum

  1. Kadir Ünal Cevapla

    ‘Tutarlılığa inanmıyorum’ diyorsunuz ama söyledikleriniz oldukça tutarlı.
    Latife değil, oldukça faydalandım. Teşekkürler Zeynep Hanım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir