Röportaj: Yazar, Oyuncu Bihter Dinçel

Röportaj: Numan Çakır

Toplu Oyunları 1 kitabınızdan sonra ikinci kitabınız Keşke Unutsam yakın zamanda çıktı. Romanınız yeni çıkmasına rağmen gördüğü ilgiden eminim ki mutlusunuzdur. Oğuz Atay’ın ilk kitaplarının hiç satmadığını biliyorum. Cahit Zarifoğlu da kendi eliyle kitaplarını dağıtmıştı. Sanırım İşaret Çocukları kitabını. Yazarın çoğunluğa ulaşması kitleye hitap etmesi açısından önemli. Siz bir yazar olarak kitaplarınızın hangi kitlelerce ya da kişilerce anlaşılmasını ve kavranmasını daha çok istersiniz?

Keşke Unutsam, çok geniş kapsamlı konuların etrafında döneniyor. Aşkın da, evliliğin de, yalnızlığın da, yaşamı algılayış biçimlerimizin de, varoluş meselesinin de, geçmişte yaşadığımız ve hala yaşamakta olduğumuz toplumsal sıkıntıların da tartışıldığı bir kurgu var. Herkes okuduğunu, kendi unuttukları ve yaşattıklarıyla birleştirip başka türlü anlayacaktır mutlaka. Bu anlamaların ve yorumlamaların çeşitliliği beni çok mutlu eder. Demek istediğim şu ki, ben bir hikaye anlattım ve anlattığım hikayeyi oturttuğum zemininde, anlatıcının ve olayı yaşayan karakterlerin fikirlerinin dışında, toplumsal meselelerle ilgili durduğum bir nokta var. Aynı noktadan bakan insanların o kısımları okurken neler hissedeceğini az çok kestirebiliyorum. Hemfikir olduğum insanlara ulaşmak kadar, farklı düşüncelere sahip insanların da kitabı elinden bırakmadığını bilmek beni çok mutlu eder. Bir kitleden bahsedeceksek eğer, bu kitle çok çeşitli olsa ne güzel olur diye düşünüyorum aslında. Altını çizdiğim şey insani duygular, dönüşümler ve vicdani meseleler. Bunların da her kesimden, her düşünceden insanı ilgilendirdiğini düşünüyorum.

Kitap hızlıca dolaşıma girsin, sevilsin, okunsun isterim tabi ki ama dediğiniz gibi bu daha ilk roman. Edebiyatın sindirilmesi zaman alır. Hiç acelemiz yok zaten. Daha gidecek çok yolum, anlatacak çok meselem, çok hikayem var, ömrüm yettikçe.  Zamanın açtırdığı tomurcukları beklemekten keyif almayı öğrendiğimiz yaşlara geldim sanırım.

Yazmak, içini dökmek ve taşmak. İnsanın içindeki yolcukta sadece kendinin seyredebildiği o manzaraları bize de aktarmak. Yani okuyucuya. Yazmak bu anlamda lazım olan şey olabiliyor. Bazı psikiyatr sanatçıları, yazarları, şairleri tedavi etmemeli demiştir. Çünkü yaratma yetisi körelebiliyor. Fakat böyle yaşamakta zor gelebilir yaratan kişiye. Sizin yaratım, varoluş ve ortaya ürün koyma arasında nasıl bir yolculuğunuz var?

Cümlelerinizi sırayla takip etmek istiyorum. Yazmak her yazar için başka türlü tariflenebilir. İçini dökmek, taşmak tanımlaması, eskiden yazma sürecimi anlatmak için yeterli olabilirdi ama uzun zamandır onun biraz daha başka bir noktasındayım, daha ötesinde. Bunu, yaptığım işi kutsamak anlamında söylemiyorum. Daha profesyonelce çalışmak anlamında söylüyorum. İçini dökmek ve taşmak, daha gelişine ve geldiğinde yapılan eylemler. Ben artık içimden taşacağı anı beklemeden masa başına oturup o anların gelmesi için daha çok zaman tüketiyorum. Yazmaktan kastımız, ortaya bir eser çıkarmak değilse, elbette içini dökerek rahatlamak maksadıyla yapılan en etkili yollardan biri.

Arızalarıyla yaratan sanatçılara gelecek olursak… O büyük ressamın, o büyük müzisyenin, o büyük yazarın doğduğu andan itibaren sahip olduğu yetenek, hasıl olduğu hastalık ve yaşadığı travmaları dönüştürme biçimi o kadar başka ki…  Birçok büyük sanatçı için, o psikiyatrın söylediği söz geçerli olabilir ama ben bu cümlenin arkasına sığınarak, sıralamayı karıştırıp, sanatçı olmadan evvel “manyak” olan çok insanla karşılaştım. Tedavi olması gereken insanlara yardım etmekte fayda var bence. Kendi rızası varsa tabii ki. Esas o kadar çıldırmadan, çılgınca şeyler yaratmak daha büyük hüner değil midir? Diğer türlüsü yaşadığın deliliği olduğu gibi aktarmak oluyor. Ben böylesine hayran olamıyorum. Bu çok kapsamlı bir konu aslında.

Mesela, alkol veya uyuşturucu bağımlısı olan ve ancak o kafalarla o muhteşem filmleri yapabilen, dünyaca ünlü yönetmenler var. İşte benim anlatmak istediğim, o adam rüştünü ispat ettikten sonra, dahasını ve dahasını ararken başka odacıklara girmiş. Orada o haliyle ona dokunmamak doğru olabilir. Olumsuz anlamda eleştirmek ya da onamak herkesin kendi tasarrufundadır. O adam varlığını, bizlere o muhteşem fimleri vererek tesis ediyorsa eğer, bence bu adanmış bir hayattır artık ve onun hastalıkları, arazları ya da alışkanlıklarıyla ilgilenmek yerine, üretimiyle ilgilenmek doğru olabilir.

Kendi adıma, öğretilmiş kalıpları, tabuları yıktıkça daha verimli olduğumu gördüm. Hiç kimseye ve hiçbir şeye önyargıyla yaklaşmıyorum. Yaşamın içinde, sokakta ve herkesle bir arada olmaya çalışıyorum. İnsanların hikayelerini önemsiyorum. Hissettiklerimi ve düşüncelerimi önce kendim eleştiriyorum. Utanmadan ve içime atmadan yaşamaya gayret ediyorum. Şeffaflaştıkça, anladıkça ve dokundukça daha çok çok şey birikiyor aklımda. Hissettiğim anda da akış başlıyor, işte o da “yazmazsam olmaz” noktasına gelmiş oluyorum. Sonrası benim için büyük keyif. Umarım okuyanlar için de öyle olur.

Kısa filmle ilgili okuduğum bir kitapta şöyle diyordu. ‘’Kısa film yönetmenleri şairlere benzerler’’ bunu çok büyülü bulmuştum. Günümüzde takip ettiğim oyuncular hep kısa filmlere destek veriyorlar. Bu filmlerin bazen bütçeleri de olmayabiliyor. Sizin de yer aldığınız kısa filmler var. Kısa filme bakış açınız nedir?

Kısa film bambaşka bir yolculuk bence. Uzun metraja hazırlık gibi algılanıyor çoğunlukla ama kadar basit değil. Ben sadece bir yönetmen arkadaşımı ya da genç bir yönetmen adayını desteklemek için gitmiyorum, kendim de çok keyif alıyorum. İyi hikayelerin içinde olmayı da kısa film ve belgesel izlemeyi de çok seviyorum.

Entelektüel bir tavır almak, ayrıksı olmak sanatçılara etiket olabiliyor. Ben hep entelektüel denildiğinde aklıma Yaşar Kemal’i getiririm. Hem ayrıksı, hem tavırlı hem de o kadar hayatın içinde. Sanırım verdiğim isim çok müstesna bir yerde. Günümüz Türkiye’sinde entelektüel kesimi nasıl görüyorsunuz? Bu bağlamda şunu da merak ediyorum. Türkiye’nin aydın insanlarına olan umudunuz ne durumda?

Yaşar Kemal, benim de eserleriyle ve duruşuyla çok hayran olduğum bir yazar. Zamansız ve öncül. Günümüz Türkiye’ sinde bu kadar cesur olmak mümkün mü, bilemiyorum. En ufak bir söyleminiz iki saniyede susturulabiliyor. Sosyal medya bambaşka bir kuyu. Sustuğunuz zaman da konuştuğunuz zaman da nefret kusmaya teşne binlerce insan var. Herkes her şeye çok öfkeli. Bu zamanda artık politik bir duruş için seçebileceğiniz hiçbir zemin kalmadı. Parça başı değerlendirmek durumundayız her hadiseyi. Entelektüel kesimdeki her birey, yine kendi çabalarıyla bir şeylerin iyiye gidebilmesi için uğraşıyor ama kimseyi eleştiremem bu hususta. Umudu kaybetmek için her gün binlerce sebep sayabiliriz ama son yıllarda yaşadığımız birçok sıkıntının ortasında, umudu kaybetmemek için nasıl “bir” olabildiğimizi de gördük, bunu da unutmamak lazım. Aydın insanlar, gecesini gündüzünü sosyal medyada tüketmiyor. Onlar üretmeye devam ediyorlar ve bir avuç da olsalar varlar! Türkiye’de aydın insan elbette ki çok. Bakmak isteyen görür.

Yazar, oyuncu Bihter Dinçel’in biraz özeline dokunmak istiyorum. Bu kadar ışığın alkışın ve görünürlüğün içinde akıl sağlığınızı korumak ve hayatın içine dahil olmak için kendinize yaptığınız şeyler neler?

Ben oyuncu olmadan önce nasıl yaşıyorsam, aynı şekilde yaşamaya devam ediyorum. Benim işimi bir pastacıdan ya da postacıdan ya da bir ambulans şoföründen farklı kılan tek nokta göz önünde olması ve sanatın büyülü tozları. Büyülü kısmını kutsamadan, bu gelip geçici şöhretlerin bi ehemmiyeti olmadığının bilinciyle, büyüye heyecanlanmaya ve keyif almaya bakıyorum sadece. Ama günün sonunda bu bir iş. Ben işime âşık olsam da, işim için yeri geldiğinde uykularım kaçsa da, İŞ! Pastacının erdemi iyi pasta yapmak, benim erdemim sanatımı iyi icra edebilmek. Böyle bakınca, kimsenin kimseden daha yukarıda olmadığı aşikâr. Bu anlamda akıl sağlığım yerinde çok şükür, çünkü haddimi biliyorum. Bir cerrah hayat kurtarır, ben de hayatı daha yaşanabilir hale getirmek için üretirim. Harika bir makinenin eşsiz parçalarıyız hepimiz ve bir arada çok güzeliz. Ben değerimi biliyorum. Herkes değerini bilmeli.

Son olarak siyaset dışında ama gelecekle alakalı bir soru sormak istiyorum. Günümüzü düşünerek pencereni geleceğe açarsan ilk gördüğün manzarayı bize anlatır mısın?

Toz ve gaz bulutu. 🙂 Her sabah yeni bir dünyaya uyanıyoruz. Artık hiçbir şeyi öngöremiyorum. Bu konuda feci çuvalladık çünkü. Ben pencerenin önüne en sevdiğim manzara resmini bırakayım da umut etmeye devam edeyim en iyisi. Ne gelirse güzel gelsin, güzel gelmeyeni de güzel eğlemeye yetecek kuvvetimiz olsun. Biricik hayatlarımızda gülebilelim sık sık.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir