Röportaj: Hıdır Murat Doğan ”Toplum olarak okumayı pek sevmiyoruz”

Röportaj: Adil Gökşin

Öncelikle merhaba, kendinizi tanıtır mısınız?

Merhabalar. Eğitimci bir ailenin çocuğu olarak 1985 yılında doğdum. İlkokul Sınıf Öğretmenliği, Özel Eğitim Uzmanlığı ve İşletme Eğitimleri alarak yüksek lisansımı tamamladım. Bir süre özellikle otizmli çocuklara özel eğitim öğretmenliği yaptıktan sonra uzun süredir ilkokul öğretmenliğine devam ediyorum.

Aslında birkaç mesleki kimliğim var diyebiliriz. Çocukluk merakım olan ve kendi kendime öğrendiğim grafik tasarım ve programlama ile birlikte amatör fotoğrafçılık, müzik ve kısa film çalışmaları yapmaktayım.

Edebiyat da naçizane biçimde dünyamda kalmasını istediğim alanlardan biri. Bir öğretmen olarak çocuklarıma “Kitap okuyun!” demeyi inandırıcı bulmuyorum. Kendisi okumayan bir öğretmen olmayı saçma buluyorum. Okumaya olan merakımla yaşam bir noktadan sonra beni yazmaya ve edebiyat dünyasına girmeye itti sanırım. Anlatmak gerekiyordu, anlattım. Yazarak, çizerek, göstererek…

Bu doğrultuda öykü ve denemelerim çeşitli yayın organları ve dergilerde yayımlandı. 2014 yılında 12 genç öykücünün çalışmalarından derlenen “Öyküler sen varsan güzel” projesinde yer aldım. “Kütürt” isimli ilk kitabım 2017 yılında, “Soğuk Masal” isimli ikinci kitabım ise 2018 yılında yayımlandı. Birçok yazar, sanatçı, şair ve edebiyat dergisi için tasarım çalışmaları yapmaya devam ediyorum.

Sanırım geleceğe çok şey bırakma kaygısı yaşıyorum. Dünyaya karşı sorumluluğumuz var çünkü. Çocuklara sözümüz var.

Öykücülüğe kaç yaşında ve nasıl başladınız, başlamanıza vesile olan bir olay oldu mu?

Aslında hepimiz belki de küçük yaşlarımızdan beri birer öykücüyüz. Yaşam anlatarak ve anlayarak şekillenir çünkü. Hafızamızda anılarımızı tutarak şekillenir. İnsan olmanın gereği budur. Ancak edebi anlamda öykücülük için şöyle bir anımı anlatmak isterim.

Babamın hayatımda ilk kez çocuk kitaplarının dışında bir kitabı elime tutuşturduğunu hatırlıyorum. Okuduğum ilk öykü Sait Faik’in “İpekli Mendil” öyküsü idi. Bu öykü Abasıyanık’ın ilk öyküsüdür zaten. Benim için de öykücülüğe giden yolda önemli bir adımdı bu. Belki de ilk kez imgelerle ve büyümenin acımasız anlatılarıyla tanışmıştım o gün.

Eğitim hayatım boyunca defterler dolusu yazıp yazıp sildim sanırım. Biriktirdim, beğenmedim, buruşturup attım, yeniden yazdım. Yazın dünyasına üniversite yıllarımda girdim. Yaklaşık on altı on yedi yıl önce, yani on sekizimi doldurduğumda, çeşitli dergilerde ve yayın organlarında yazmaya başladım. Sonrası bu.

Kitaplarınız “Kütürt” ve “Soğuk Masal”ı sizi hiç okumamış birine nasıl tanıtırsınız, içeriğinden kısaca bahseder misiniz?

Bu kitaplar için; bindiğiniz bir taşıtın buğulu camından gördüğünüz uzak kenar mahallelerdeki hayatlara dokunmaya çalışmak gibi bir şey diyebilirim. Genellikle birinci ağızdan, yaşanmış veya kurgulanmış öteki hayatları anlatıyorum öykülerimde. Sıradan aşk hikâyelerinden ziyade gerçekten yaralanmış, emekle yaşama tutunan insanların, çocukların hikâyelerini sunmaya çalışıyorum okuyucuya. “Kütürt” ismi de oradan geliyor mesela. Aynen böyle kırılma sesleri geliyor anılarımızdan çünkü. Hayat her seferinde kemiklerimizi darmadağın ediyor.

Sennur Sezer gibi değerli bir şairin adına verilen bir ödülü öykü dalında alacağınızı öğrendiğinizde ilk ne hissetiniz?

“Biraz Ormanda Saklanacağım” dosyamı tamamladığımda dosyamın Sennur Sezer Ödülleri’nin “Birlikte yaşadığımız topraklarda ‘Sabah sokakları saran ekmek kokusunun mayalanışındaki uykusuzluk payı’nı yazmak ve emeğin tarihine yeni kaynaklar sunmak” amacına uygun olduğunu düşünmüş, en azından ben de bu dosyamla kendi payıma bir katkı sunmak istemiştim.

Benim için doğrusunu söylemek gerekirse şaşkınlıkla birlikte hem büyük bir onur hem büyük bir sevinçti. Geleceği biraz da yazarak var edebiliriz çünkü. Tıpkı Sezer’in dediği gibi: Bir sözle kuruldu dünya…

Günümüzde Türk öykücülüğünü nerede görüyorsunuz?

Klişe bir yanıt vermek istemezdim ancak evet sanırım şöyle başlamalıyım: toplum olarak okumayı pek sevmiyoruz. Eğitimlimiz bile konuşmayı seviyor sadece. Var olanla yetinmeyi seviyor. Öykü de bu alt kültürün arasında kısılıp kalıyor, tıpkı diğer edebi ve sanatsal üretimler gibi. Okuyan kitle için ne yazık ki popülizm ve ticari kaygı ciddi bir ayak bağı. Ancak iyi yazarlarla birlikte yaşadığımızı da düşünüyorum. Ustalarımızın yanında yeni nesil ve gerçekten nitelikli kalemler var. Çağdaş öykücülüğün ticari kaygılarla şekillenmediği bir yayın dünyası diliyorum sadece.

Öykü dalını okumaya/yazmaya yeni başlayanlar için hangi yazar ve kitapları önerirsiniz?

Öykü evrenine dalmak isteyenler için kendi adıma Sait Faik Abasıyanık, Sabahattin Ali, Ahmet Hamdi Tanpınar, Aziz Nesin, Tomris Uyar, Ferit Edgü, Sevgi Soysal, Sema Kaygusuz, Cemil Kavukçu gibi isimleri okumadan ölmemeliyiz diyebiliyorum.

Cevaplarınız için teşekkür ederim. Son olarak: Pandemi sürecini edebi açıdan nasıl değerlendiriyorsunuz?

Aslında pandemi sürecinin iki ayrı boyutunun olduğunu söylemeliyim. Biri içinde yaşadığımız süreç, diğeri ise yıllar sonra anlatacağımız bugün.

Kendi adıma aslında yerküre üzerinde yaşayan ve evlerine kapanmak zorunda kalan çoğu insan gibi üretim gücümün düştüğünü hissediyorum. Ancak elbette hapisteki bir insanın bile yarına dair umudunun ve söyleyecek sözünün olmalı. Bir yola çıktığınızda arkanıza veya yanınıza bakarak yürürseniz yavaş gidersiniz çünkü. Önünüze bakmalısınız.

Pandemi sürecinde aslında belki de hepimizin hikâyeleri baştan aşağı değişti. Edebiyatçılar için de durum benzer minvalde. Şiirin de öykünün de içinde insan var çünkü. Dünya var. Umut var.

Umarım bugünleri gülümseyerek anlatacağız bir gün.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir