Röportaj: Altay Öktem ”İnsan kendini bir dizeyle de ifade edebilir”

Röportaj: Adil Gökşin

Röportajımıza şöyle başlamak istiyorum: Kuleli Askeri Lisesi’nde, ardından da Trakya Üniversite’sinde Tıp okudunuz. Askeri bir liseden sonra neden sivil bir mesleği tercih ettiniz? Ve hem askeri bir lisede hem de tıp gibi zor bir alanda okumanın şiirinizde etkisi oldu mu?

Hem askeri öğrenciliğin hem de tıp eğitiminin şiirime çok büyük katkısı oldu. Askeri öğrencilikte, küçük yaşlarda hayatta kalma ve her türlü engellemeye rağmen kendine özgü bir kişilik oluşturma mücadelesi veriyorsunuz. Sert bir militarist anlayışın kıskacına girmeme mücadelesi… Kuleli’yi bitirir bitirmez ayrıldım ama bu kez de, dönemin “bir mesleğim olsun, aç, açıkta kalmayayım” anlayışıyla, ailemin de yönlendirmesiyle tıp fakültesine girdim. Tıp eğitimi de çok yoğun, çok zorlu. Ancak bütün bunlar, bana her koşulda ayakta kalabilme, kendin olabilmek için mücadele etme ve hepsinden önemlisi, disiplin ve çalışma azmi kazandırdı. En büyük kazancım bu oldu. Çünkü şiir, tüm sanat dalları içinde belki de en fazla disiplin isteyen uğraş. İlhan Berk, “her şiir, beyaz kağıt üzerine verdiğimiz bir savaştır,” der. En büyük savaş, sözcüklerden dize kurabilmek için verilen savaştır.

Yeraltı edebiyatına yönelmenizdeki temel sebep neydi?

Yeraltı edebiyatının benim açımdan en çekici yanı, kanonun dışında yer alması. Neredeyse her yazar, her şair, sanat muhaliftir, sanatçı muhaliftir sözünü hayatında en azından bir kez kullanmıştır. Ancak, söz konusu muhaliflikten kasıt, siyasi muhalifliktir. İktidarın, erkin, kısacası var olan sistemin karşısında konumlanır yazar ve bu da doğaldır; olması gerekendir. Diğer yandan, hem okur hem de edebiyat kanonu tarafından kabul görebilmek için, var olan edebiyat sistemine dahil olabilmek, kendini orada kabul ettirebilmek gerekir. Yeraltı edebiyatı ise kendini tüm bunların dışında konumlandırır.

Sizi birçok alanda yazı yazarken görebiliyoruz: Deneme, roman… hatta çocuk kitaplarınız bile var. Kendinizi şair olarak mı tanıtıyorsunuz, yazar olarak mı? Bu çeşitliliğin sebebini nasıl açıklarsanız?

Yazmamın tek nedeni, hayatla ciddi bir meselem olması. Sadece hayatla değil, insanın varoluş sorunsalıyla, olma ya da bir türlü olamama halleriyle ve dille aramda ciddi bir mesele var. Bu yüzden de edebiyatı bir çarpışma alanı olarak görüyorum. Hangi yazınsal tür o andaki meselemi daha iyi ortaya çıkarabilecek imkanlara sahipse, ona yöneliyorum. İnsan kendini bir dizeyle de ifade edebilir, devrik ya da düz bir cümleyle de… Hatta zaman zaman sessizliğe gömülerek de. Hepsi hem hayata hem edebiyata dahil.

Rus edebiyatında Dünya Klasikleri arasına girmiş birçok kitapta kültleşmiş kelimeler var, mesela bunlardan biri de “verem”. Sizce pandemi döneminden sonra Dünya Edebiyatında “corona” etkisini gösterecek mi? Geçirdiğimiz bu sürecin Türk Edebiyatında karşılığı sizce nasıl olacak?

Bu salgının doğrudan edebiyatın konusu olacağını pek sanmıyorum. Hem edebiyatta hem sinemada şimdiye kadar çok işlendi bu konu. Yaşadığımız süreç, bu tarz distopik yapıtların ötesine geçebilecek farklı bir deneyim kazandırmadı bize. Ancak yaşanan korku ve hem eve hem içine kapanma süreci, yazarlarda farklı bir algı oluşturmuş olabilir; bu da yapıtlara yansıyacaktır elbette.

Türkiye’deki şairlerin çoğunun başka bir meslekte çalışmak zorunda kalması, şiir kitaplarının Türkiye’de az okunması ve birçok şairin de öldükten sonra değer kazanması hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?

Başka bir meslekte çalışmanın bir zorunluluk değil, gereklilik olduğunu düşünüyorum. Şiir çok özel bir alan ve kendine özgü bir okur kitlesi var. Şiir kitaplarının çok satması, şairin de bu satıştan hayatını devam ettirebilecek ölçüde para kazanması beklenemez. Eğer öyle bir şey olursa, yazılan şeyin şiir olup olmadığı tartışılır duruma gelir. Tarihte, şairlerin şiirden para kazandığı dönemler olmuştur ama bu yaygın okunma ya da kitap satışıyla ilgili değil, patronaj sistemi sayesindedir. Saray şairleri ya da daha yakın tarihte, tek tük de olsa iktidarlar tarafından maaşa bağlanan şairler vardır. Şairin paraya ihtiyacı vardır elbette ama şiirin paraya tahammülü yoktur. Öldükten sonra değer kazanmaya gelince… Su akar yolunu bulur. Kimi yaşarken değer kazanır, kimi öldükten sonra, kimi de öldükten belki de asırlar sonra yeniden gündeme gelir. Şiire dört elle sarılmak lazım, gerisi teferruat.

Son olarak: Karantina sürecini hem Tıp eğitimi almış biri olarak hem de bir şair olarak nasıl değerlendiriyorsunuz, vaktinizi nasıl geçiriyorsunuz, bu süreçte evden çıkmayan insanlara önerileriniz var mı? 

Bu pandemi hayatımıza yeni kavramlar soktu. Safları sıklaştırmanın önemine inanan insanlar olarak, şimdi aramıza sosyal mesafe koymaya çalışıyoruz. Bir aksesuar olarak maske girdi hayatımıza. Eğer bu virüs dönem dönem pandemiler yapmaya devam eder ya da farklı virüsler mutasyon geçirip salgınlara neden olmaya başlarsa, ki bu hiç de küçük bir ihtimal değil, şapka gibi, çorap gibi maske de gündelik giyim tarzımızın bir parçası olacak demektir. Gardıroplarımızda bir de maske çekmecesi olacak belki de. Ayrıca ev, hiç olmadığı kadar önem kazandı. Bir yanıyla sığınak, bir yanıyla da bir “büyük kapatılma” alanı olarak. Tek önerim şu: Bunu geçici bir süreç olarak algılayıp, bir süreliğine evde nasıl vakit geçiririm diye plan yapmak yerine bundan sonraki sürece hem fiziksel hem sosyal hem de psikolojik anlamda hazırlık yapılmalı.

Altay Öktem

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir