32. Gün Tadında Bir Mert Dolapçıoğlu Söyleşisi

Biraz Mert kimdir sorularının dışında bir Mert’i tanımak istiyorum. Çubuk Animasyon ile hayatımızın tam ortasına girdiniz. Gerçekten sadeliğin başarısı bana göre Çubuk Animasyon. İçerik olarak çok güçlü fakat görüntü olarak sanki bunu bende yaparım tarzında. Tabi bu benim yorumum. Hiç alakası yok gibi görünebilir ama Edebiyatta Sehl-i Mümteni diye bir sanat var. Kolay imkansızlık olarak çevrilebilir. Görünüşte kolay ama içine girdikçe derinleşen. Benim aklımda onu çağrıştırıyor. Bu bağlamda Çubuk Animasyon ve yolcuğundan bahseder misin?

Güzel görüşleriniz ve sehl-i mümteni benzetmeniz için öncelikle çok teşekkür ederim. Çubuk Animasyon aslında bizim yani, Güven Bilge,Emir Sağlam ve benim mizah dergilerinde başlayan ve on yılı aşkın süredir devam eden dostluğumuzun bir ürünüdür. Ayrıca üçümüz dergilerin kapanma dönemlerine denk gelip bu işten bir gelecek sağlaması mümkün gözükmeyen çizerlerdik. Başlarda Çubuk sadece bir fanzindi. Sonları animasyon yapma fikri ile yön değiştirip insanlara ulaşma fırsatı elde ettik. Üç ayrı çizer olduğumuz için içeride farklı çizgi çeşitleri farklı bakış açıları ve espri türleri görmek mümkün. Ama ana tema olarak hayata bakış açılarımız benziyor diyebilirim. Hayatı fazla seven tipler değiliz. Karakterlerimiz bambaşka olsa da bu bakış açısı sayesinde belki bahsettiğiniz ”kolay imkansızlık” doğalından ve kendiliğinden gelişiyor. Sanırım zaten bunun için ekstra çaba göstersek size bu samimiyetin geçmesi mümkün olmazdı. 

Doğduğun yıl itibari ile dijitale ve teknolojiye epey alışıksındır diye düşünüyorum. Fakat beni şaşırtan şey bütün çizimlerini elde çizmen. Bu beni çok etkiledi. Şiir kitabı çıkarmış biri olarak bende bazen nesnenin, kalemin kağıdın daha iyi geldiğine inanıyorum. Bununla bir ilgili var mı yoksa teknik bir seçim mi?

Gariptir ki doğduğum yıl itibari ile teknoloji ile yakın olmam beklenirken aslında pek uzağım. Anlamıyorum pek diyebilirim. 13 yaşında Leman Dergisi’nde çizmeye başladığımda ilk olarak tarama ucu denilen demir bir başlığı kalemin ucuna yerleştirerek  çizmeye başladım. Ustalarım bile artık onu kullanmıyordu. Nedendir bilmem bu mizah dergiciliğine ve karikatüristliğe aşkım çok büyüktü. Onun dışında aslında kalem kağıdın çizdiğin şeye dokunabilmenin hissini başka bir ortamda bulamadım. Bir süre daha hızlı ve ”kolay” diye tablette çizeyim ya dedim. Sonra dayanamadım ve pastellere mürekebbe temas etmeye devam etmek istedim. Ama bu romantik söylemi geride bırakırsam şartlara göre malzemeler değişkenlik gösterebilir demek isterim.

Sanatçılar her zaman el üstünde tutulmalı bana göre. Tabi ayrılmadan ve eşitlikten sapmadan. Türkiye’de karikatür çizen sanatçılar çok nadir el üstünde tutuluyorlar. Sanırım kapanan dergilere de bakarsak en çok ‘dayak’ yiyende onlar. Bu durum sana ne hissettiriyor ve sen bu konu hakkında ne düşünüyorsun?

Ben ergenliğimi tam anlamıyla mizah dergilerinde geçirdim. Masaların üstünde uyuyarak geçti. Mizah dergilerinde karikatürist olmanın verdiği mutluluğu sizlere tarif etmem mümkün değil. 13 yaşında bu işe bulaştım hala gün bu gündür o tutku içimden gitmiyor. Birisini arayıp ”Bugün dergide sabahlasak mı?” diyesim geliyor. Tabi diyemiyorum çünkü dergiler bir bir kapanma durumundalar hatta kapandılar. Penguen dergisinde Selçuk Erdem bizi birgün dergiye çağırdı. Sonra masada ”Son dört sayımız çocuklar dedi.” O zaman anladım bu rüyanın pek uzun sürmeyecek olduğunu. Sonunu yakalamıştım. Benden daha genç bir çizer yetişemedi dergilerde. Benden daha genç bir çizerin, Behiç Pek, Kemal Aratan, gibi ustalarda sabahlaması mümkün olmayacak. Bu bakımdan cidden kendimi çok doygun ve şanslı hissediyorum. O yaşta en yakınlarım dergideki insanlar olmuştu.. Tıpkı yıllar sonra Çubuk Animasyon’u kuracağımız canım dostlarım ve abilerim gibi. Yani bu biraz garip bir duygu arkadaşlarıma yaşıtım insanlara anlatınca hiç bir durum ifade etmiyor onlar için. Zaten aynı tutkuyu paylaşan insanlar dergilerde toplanmıştı benim için bu yüzdendir yaşıtlarımla pek anlaşamaz halde oldum her zaman.  Neyse bir kaç ay evvel evde kös kös otururken bizlere su gibi gelen çok hayranlık duyduğum usta çizer Bülent Üstün’ün gece yayınlarına giriyim dedim. Bazı geceler böyle açar ve gerçekten o yayınlar bana işte o dergi sabahlaması sohbetlerini hatırlatıyor. O kadar umarsız o kadar hesapsız, eğlenceli ve bilgilendirici mis gibi bir sohbet dönüyor. Neyse ben girince yayına Bülent Abi fark etti beni benden bahsetmeye başladı yayındaki insanlara çok mutlu oldum. 

İşte şu an çizdiğim çizgiyi yorumladı aslında daha derin çizgilerle de uğraştığımı bildiğini ama sosyal medyanın böyle gerektirdiğinden bahsetti. Sonra şöyle dedi. ” Biz hepimiz seni çok seviyoruz bu işi ne kadar çok sevdiğini biliyoruz.” On yılı aşkın süredir dergilerde çizmiştim ama asla Bülent Abi ile aynı dergide çalışamamıştım. Ondan bunu duymak beni gerçekten sanki tutkumun bir şekilde yankı bulduğu hissini uyandırdı. Çok mutlu oldum. İşte böyle daha çok yazarım da…. Şeyi de demek istiyorum son olarak harika bir anıydı. Bir gün Leman Dergisinde oturuyordum rahmetli Galip Abi(Galip Tekin) dergide dolaşıyordu volta atıyordu. Ondan çok çekinirdim çok büyük bir efsaneydi ben de 15 yaşında bir çocuğum pısmış şekilde duruyorum. Neyse bir süre dolandı ve korktuğum başıma geldi dikkatini bana verdi. Biraz baktı ve ”Sen kaç yaşındasın?” dedi. ”15” dedim. Sessizlik oldu. Ardından, ”Niye ?” dedi. Sonra herkes gülmeye başladı ben de tutamayıp gülmeye başlamıştım.

Çizerler genelde asosyal kişiler oluyor. Bu tamamen benim görüşüm. Sanırım kendi aralarında çok eğlendikleri için dışarıdan kimseye ihtiyaç duymuyorlar gibi geliyor bana. Nasıl bir çalışma ortamınız var? Tek mi yoksa kalabalık mı çalışmayı seviyorsun?

İşte yukarıda anlattığım gibi kendi aralarında çok eğlenme durumu vardı evet. Hatta şey gibi hani biz dünyayı şakaya alan bir gruptuk. Takım arkadaşı gibi. Şimdi daha yalnızız. Çubuk Animasyon olarak bir an önce ofis açıp bu işle tamamen geçinebilecek noktaya gelmek istiyoruz. Ofise gidip yine eski günlerdeki gibi tüm odağımızı sevdiğimiz işe verebilmek. Şimdi yalnızız evde çalışıyor herkes. Ben dergi ortamında çalışmayı seviyordum. Arada kalkıp millete salça olmak. Fikir alabilmek. Çizgi çizerken izleyebilmek falan gibi… Asosyallik kısmına gelirsem acaba asosyal olduğumuz için mi çizer oluyoruz çizer olduğumuz için mi asosyalleşiyoruz. Bence birincisi kesinlike. İşin dinamiğinde bu barınıyor. Zaten sosyal hayatla barışık insanlarla son derece uyumlu bir insan niye eline kalem kağıt alıp sürekli bir şeyler karalayıp durmak istesin ki ?

Son olarak beğenilen ve binlerce insanın takip ettiği bir isim olarak seni takip eden insanlara içinden ne söylemek geliyor? İnsanlarda değiştirmek istediğin genel bir şey var mı?

İnsanlara hiçbir şey demek istemiyorum. Değiştirmek değil de umarım bir meteor insanlığı kurutur. Sonra tekrar burda yaşam canlanır. Ya da biz birbirimizi yeriz zaten o da olabilir. İnsanlara burdan şey demek istiyorum, ”Naptınız ?”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir