Anlatanadam’la Samimi ve Sosyal Mesafeli Bir Röportaj

Röportaj: Numan Çakır

Gülmece çok eski ata sporumuz. Belki de çok hazin olaylar yaşadığımız için gülmeceyi bir rahatlama yöntemi olarak seçmişizdir. Yıllardır ‘gülmeye ihtiyaç duyduğumuz şu dönemlerdeyiz’i geçemedik. Millet olarak sanırım hep ihtiyacımız var gülmeye. Son dönemdeki komedi yükselişi bu ihtiyaca bağlamak mümkün mü bilmiyorum. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Gülmeye temkinli yaklaşan bir milletiz. Oyunlarda gözlemleme olanağımız oluyor, bizim seyircimiz oturma düzeni ya da ışık yüzünden birbirini gördüğü zaman oyundaki kahkahanın şiddeti azalır mesela. Aile arasında bile ‘çok güldük, başımıza bir şey gelecek’ diye gülmeyi kısa kesmeye çalışırız biz. Sadece bizim milletimizin değil, herkesin gülmeye ihtiyacı var. Komedi subjektif bir konu olduğu için neyin ya da kimin komik olduğu da kişiye özel aslında. Ben özellikle stand up’taki yükselişi, gençlerin tercihleri arasına girmesine bağlıyorum. Tek kişilik komedi çok kişisel, şahsa özel detaylarla bezenmiş, hızlı ve zeki bir iş. Bu da yeni neslin yeni mizah anlayışına karşılık geliyor sanırım. Artık ana akım medyadaki didaktik skeçler, uzun ve ağdalı sitcom’lar zamanın hızına yetişemiyor. Daha çok insan bu yolla gülmeyi tercih ettikçe de bu işi bir iş olarak görmeye başlayan yeni nesil komedyenler artıyor. Arz talebi, talep arzı doğuruyor yani. Bu artışı gören mekan sahipleri ‘comedy club’ yatırımına giriyorlar ve bu tarz mekanlar her şehirde çoğalıyor. Pazar büyüyor, büyümeli de. Daha çok komedyen, daha çok mekan ve özellikle stand up kültürünü bilen, farklı komedyenleri deneyimlemek isteyen, gittikçe çoğalan bir kitle oluşuyor. Bu çok güzel bir gelişme bence. Bir şehirdeki tek bakırcıysan çok para kazanırsın diye bir şey yok. Tek başına tin tin bakır dövsen, memleketteki en iyi bakır eşyayı yapsan ne yazar? Ama şehirde bir bakırcılar çarşısı varsa, hatta şehir bakır ürünleriyle ünlüyse talep artar, bütün bu işi yapanlar daha çok para kazanır. İşi paraya bağladığımı düşünmeyin. Sadece pazar büyümeli, komedyenler artmalı, mekanlar çoğalmalı diyorum. Gülmeye duyduğumuz sabit ihtiyaçtan değil, bu işin seyircisi pazarın büyümesiyle çoğalacak ve hatta çoğalmakta.

Ofansif Mizah yani bence Türkçesi Allah ne verdiyse mizahı sanırım son dönemde yaygın olarak kullanılıyor. Ben bunu komedinin içerisinde bir şekil değişikliği olarak görüyorum. Fakat kurduğumuz anlamlar üzerinden sert bir şekilde gülmece yaratıldığı zaman bu anlamları yitirip boşluğa düşeceğimize inanıyor musunuz? Yoksa gülmek anlamı daha sağlam hale getirip pekiştiriyor mu?

Yani Türkçesi Allah ne verdiyse değil bence! (gülüyor) ‘Ofansif mizah bizim memlekette yapılamaz kardeşim!’ diye kesip atsak en kolayı ama hadi gel el ele tutuşup azıcık içine dalalım mevzunun. Bir defa ofansif mizah dünyanın her yerinde bazı kesimler için problem ve bu ‘bazı kesimler’ sürekli değişiyor. Bazen öyle bi şaka çıkıyor ki gün yüzüne, ofansif mizahın rahatsızlığı bizi bile içine alıyor. ‘O kadar da değil kardeşim, bu konuda da şaka olmaz yani!’ cümlesini kimin kuracağı belli olmuyor demek istiyorum. Tabi bu arada bir stand up oyunundan yirmi iki saniyeyi kesip, başı sonu olmadan sosyal medyaya düşürüp, mevzuya hakim olmadan cımbızlayarak şaka sahibini taşlamayı konu dışında bırakalım bunu konuşurken. Herkesin çok farklı ve çok çeşitli konularda hassasiyeti vardır, bu çok normal. Yapılan bazı şakalar kenarlarından bu hassasiyetlere sürterek geçebilir, kimi şaka bazısına sadece komikken kimilerini derinden rahatsız edebilir. Bu her yerde böyle. Bizdeki fark, mizaha duyulan hoşgörü eğitimle ve empatiyle alakalı olduğu için, bu ikisinin düşük seviyelerde olduğu toplumlarda rahatsız olunan şakaya karşı küfürlü tepkiler ve linç daha hızlı gelişiyor. İsveç’te de İsveçliye ofansif gelen şaka yapan mizahçı var inanın, tek farkı adam ‘sokakta dayak yer miyim acaba?’ diye dolaşmıyordur belki. Laboratuvar ortamında, yani kağıt üstünde, komedyen şakasını yazarken istediği kadar sert olabilir ama bunu paylaştığı insanların kim olduğu gerçeğine coğrafya diyoruz işte. Şakayı hazırlarken yaptığı gözlemi paylaşırken de yapmazsa, ofansif mizahının getirisi küfür oluyor, kahkaha değil. Bunu bilinçli yapıyorsan sorun yok, kişisel ve mizahi bir tercihtir. Ofansif mizahı tercih eden komedyen, sadece kendi güvenli çemberinin dışındakileri değil, kendi seyircisini bile rahatsız etmeyi göze alarak ve bu bilinçle yapmalıdır bu işi. İşi tam olarak çözmeden, analiz etmeden, herkesi kendin gibi zannederek, ne var bunda abicilikle zücaciyedeki fil gibi ortalıkta dolanıyorsan yazık sana, çok üzülürsün. Yoksa İngiltere ve Amerika’da, mesela Hıristiyanlıkla ilgili şakalar yapan Ricky Gervais de küfür yiyor kendi ülkesinde merak etmeyin, sadece bize özgü değil bu. İşini iyi yapmakla ilgili, her zamanki gibi.

Bu arada mizahın her türlüsüyle ilgili net düşüncem şöyle: Konuşma özgürlüğünün olmamasındansa, bazı ofansif şakalardan rahatsız olmayı tercih ederim. Şakayı yapanı izlemezsin, sosyal medyandan silersin, engellersin, denk gelip karşına düştükçe biraz kızarsın belki, o kadar. Ama kimin ne diyeceğine biz ya da birileri karar vermeye başladığı zaman başka bir tehlike gelişiyor ve o tehlike ofansif mizahtan ve açabileceğinden endişe edilen toplumsal yaralardan daha büyük bir problemdir.

İsim vermeyeyim ama uzun süredir komedi anlamında sahneleri paylaşan çok az kişi vardı. Bazen tekti. Tabi ki bu bize medyanın gösterdikleriydi. Alttan az az kitlelerle çoğalan bir sürü komedyen artık klasik medyaya da ihtiyaç olmadan gün yüzüne çıktı. Bu değişimde tabi sosyal medyanın gücü yadsınamaz. Siz de yeni medyayı çok iyi kullanan isimlerdensiniz. Sosyal medya yaptığınız işi hangi yönlerden kamçılıyor?

Neden isim vermeyelim? Direkt verelim, Cem Yılmaz! Yıllarca tek başına Cem Yılmaz’a güldük ve hala da gülüyoruz. Adam bambaşka bir boyut bu işin içerisinde, yalan mı? Dünyada da örneği çok az bu denli iyi ve yıllara yayılmış bir performansın. Bize yani memleketin stand up’çısına zorluk olmuş mudur çıtanın bu kadar yüksekte olması? Belki olmuştur ama adamın açtığı yolda yürüyor herkes kimse kusura bakmasın. Bu arada toplumun her sahneye çıkanı Cem Yılmaz’la karşılaştırması ve burun kıvırması yeni başlayan bir komedyen için zor mu? Çok zor. 2-0 yenik başlamak gibi bazen, inanın. Ama zamanın bir gereği olarak ve stand up kültürünün yaygınlaşmasıyla bu zorluklar azaldı, daha da azalıyor. Mesela müzik alanında bu hiç yok, stand up’ta da düzelecek zaman içerisinde. Her şarkı söyleyen Tarkan olup stadyumda konser vermek zorunda mıdır? Bu da şarkıcı, bu da. Kendi yazdığı şarkısını söylüyor, beğenirsen dinle, beğenmezsen dinleme. Her komedyenin de bir tarzı, bir hikayesi var. Öyle değil mi? Şimdi gelelim sosyal medya işine. Sosyal medyayı iyi kullanarak geniş kitlelere ulaşmakla, stand up’ının çok iyi ve komik olması arasında en ufak bir bağlantı yok maalesef. Biri pazarlama, biri ürünün kendisi. Tabi iyi bir satış için tek başına ürünün kalitesi yeterli olmuyor, iyi bir pazarlama, reklam ve dağıtım da en az ürün kadar önemli. Ben ürünle uğraşmaktan ve onu kendimce geliştirmeye çalışmaktan bu pazarlama işini hakkıyla kıvırabildiğimi sanmıyorum ne yazık ki.

Aslında uzun süredir medya sektörünün içindesiniz. Bir dönem Beyazıt Öztürk’le çalıştığınızı da biliyorum. Son dönemde de Mesut Süre ile hem dostluk hem iş birliğiniz var. Radyoda, sahnede çok rahat ve birbirinize mahalledeymiş gibi laf sokarken aslında ben bu işin arkasında kusursuz bir profesyonelliğin olduğunu düşünüyorum. Bu konuda ne söylemek istersiniz? Bir de ortalığı karıştıracak bir Beyazıt Öztürk cümlesi sizden alabilir miyiz? Mesela “Beyaz Show aslında benim fikrimdi” gibi. 🙂

Radyoda, Rabarba’daki paslaşmanın altında bir profesyonellik bulmana çok sevindim. Çünkü var! (gülüyor) Canlı yayında dangır dungur, bir konuya bağlı kalmadan, serbest çağrışımlarla konuşuyor olup da ağızdan bir tek yayınla bağdaşmayacak kelime çıkmadan didişmek, gülmek ve güldürmek aslında her yiğidin harcı değil (gülüyor) Şaka şaka!

Şaka olmayan tarafı, biz buna bir iş olarak bakıyoruz ve ciddiyetle yapıyoruz. Radyosuyla, stand up’ıyla, metin yazarlığıyla, videosuyla hepsinden bahsediyorum. İşimizi iyi yapmak için de kafa yoran tipleriz, içinde profesyonellik görüyorsan ne mutlu bize! Birlikte yapacağımız yayınlara ya da çekimlere giderken müthiş heyecanlı oluyorum. Mesut’un aurası mı, yüksek pozitif enerjisi mi dersin artık, çevresini kapsar, bulaşıcıdır. Onun için Rabarba adında, yıllardır birlikte iş yapabilen, hepsi birbirinden özel insanlardan oluşan bir komedi grubu var ortada. Mesut Süre çok özel bir adamdır, onunla herkesin önünde didişmekten, buradan dinlenebilir bir mizah çıkmasından ve erişkin hayatımın seçilmiş bir parçası olmasından çok mutluyum.

Beyaz Show’a gelince… Beyazıt Öztürk benim ‘99 yılından beri çok iyi bir arkadaşım, yirmi bir yıl dostluk etmişiz, bunun yarısını neredeyse dip dibe hiç ayrılmadan geçirmişiz, benden fantastik cümleler bekleme (gülüyor) Buzdağının görünen yüzü gibidir Beyaz Show’un televizyondaki kısmı. Beyazıt başta olmak üzere onlarca insanın, Beyaz Show’un bittiği geç saatlerden başlayarak ertesi hafta cuma günü şovun başladığı ana kadar 7/24 çalışarak hazırladığı Beyaz Show’a arada değmiş olmak hayatıma, çevreme, yapım konusundaki altyapıma, ekip ruhu anlayışıma ve iş yetiştirme disiplinime çok şey katmıştır. Bu konuda sadece bunu söyleyebilirim. Ha, Beyaz Show benim fikrimdi, o ayrı mesele tabi! (kahkahalar)

Son olarak ben Anlatanadam’ı çok seven biri olarak samimi bir şey sormak istiyorum. Ben sizin hak ettiğiniz popülerlikte olduğunuzu düşünmüyorum. Anlatanadam bu samimiyet ve bu kalite ile daha popüler daha fazla kitleye ulaşan bir isim olmalı. Tabi bu benim kendi görüşüm. Samimi bir soru. Yerinizden memnun musunuz?

Çok teşekkür ederek aynı samimiyette cevap vermeye çalışayım. Kim yerinden memnun? Hangimiz yaptığı işten her konuda tatmin oluyor? Ya maddi ya da manevi olarak bir eksiklik duymuyor muyuz hepimiz? Çok büyük bir iş adamı bütün hayatından memnun mudur mesela ya da kendini ve şirketini tam da olması gereken bir yerde mi görür? İnsanız hepimiz, anlamsız bir hırsımız var, durduğumuz yer bizi kesmiyor. İllaki bir yere varacağız, yolculuk aşılması gereken bir süreç sanki. Halbuki esas güzellik yolculukta, farkında değiliz. Kendim için de konuşuyorum bunu. İlk defa detaylı anlatayım burada, genelde bölük pörçük ve şakaya vurarak konuştuğumuz için yayınlarda, bizi dinleyenler, izleyenler farklı fikirlere sahipler. Benim gençlik yıllarında kurduğum şirket yıllar içince kendi alanında bir dev oldu. O şirketteki hisselerimi 2007’de yabancı ortaklarıma satıp, ruhumun sesinin peşinde, bu medya işlerine girdim ben. Hedefi sadece para olan bir iş değil yolculuğu da benim için keyifli bir iş yapmak için. Ama kamera önünde, anlatan, oynayan biri hayalindeyken aslında kendimi yapımcı olarak buldum, kamera arkasında, ofiste. Bir baktım ki, yeni işi bilmediğimi için eski yaptığım işin aynısını yapıyorum bu yeni girdiğim dünyada da. İstemeden yine iş adamı olmuşum, sadece ürün farklı. Fakat iş adamlığını bildiğim için bu yeni medya işini de büyüttüm yedi yıl içerisinde, televizyonlara 650 bölüm iş yapmış bir medya şirketine dönüştürdüm. Ta ki, 2014 yılında, ailemizin ve şirketimizin içimize sızmış profesyonel bir dolandırıcı geldi bizi milyonlarca lira çarpana kadar. Şirketçe itibarımızı ve ailece tüm maddi varlıklarımızı kaybettik. Sadece paramızı, evimizi, iş yerlerimizi, arabalarımızı değil; amaçlarımızı, çevremizdeki mutlu kalabalığı, neşemizi bile çaldırdık.

Her şerde bir hayır vardır ama isyanı bırakıp bunu anlamak şerin bizzat kendisinden daha uzun sürüyor maalesef. Bir iki sene kahkahamı bile kaybetmiş, depresyondan ve parasızlıktan kapı dışarı çıkmadan içime kapanmışken – son derece sofistike eşimin inanılmaz büyük desteğiyle – hala bir yolculukta olduğumu fark ettim. Artık bir iş adamı olmadığımı, bankada paralarımız, televizyonda projelerimiz, bahçemizde partileyen bazı arkadaşlarımızın olmadığını ama hala bir yolculukta olduğumu. Hala yazabildiğimi, hala anlatabildiğimi, hala güldürebildiğimi fark ettim.

Buraya gelmek için çok çalıştım diyemem. Komedyen olup sahneye çıkabilmek için önce dev bir kimya şirketi kurup, oradan medyada yapımcılığa geçip, ardından dolandırılıp dımdızlak kalmam gerekiyormuş demek! Bulunduğum yere geç geldim, yolda da biraz vakit kaybetmiş olabilirim (gülüyor) Yaşım ve yaşam tecrübelerim, yolun ve yolculuğun zorluklarından keyif almayı öğretti bana, yeter ki en çok istediğin yolda yürüdüğünü bil. Ben şu an yaptığım iş için doğduğumu her zaman biliyordum! Tüm hayatım boyunca komik hikayeler anlattım çevremdeki insanlara, bu benim bir var oluş biçimim. Arkadaş gruplarının komiği, iş adamıyken iş yemeği masalarının renkli kişiliği, her türlü ortamın kamberiydim hep. Şimdi, sahnede olduğum her an ben dünyanın en mutlu insanıyım. Ailemin yanında olmanın dışında kendimi en rahat, en iyi halimle ve en kendim gibi hissettiğim yer orası. Evde gece dört buçukta uyanıp uykumda aklıma geleni not alıyorum, oyuna yeni bir set yazarken kendi kendime kahkahalar atıyorum, ilk defa seyirci önünde denediğim bir şaka sırasında sahnede heyecandan ölüyorum. İşler yolunda gidip kahkahalar geldiğinde, alkışlarla sahneden indiğimde, yanıma gelenler kendilerini bana son derece yakın hissederek teşekkür ettiğinde mutluluktan uçuyorum, daha ne olsun? Ha, ne olabilir? Daha çok izleyici olabilir tabi, gittiğin şehirlerde oyun biletleri satışa çıkar çıkmaz tükenebilir, bir gün Harbiye’de binlerce kişiye oynanabilir. Bunlar da bu işin tatlı hayalleri ve golleri (gülüyor)

Otobüs biraz yavaş, içerisi sıcak, asfalt da delik deşik çukur ama yolumuz manzaralı, yerimiz cam kenarı, bakına bakına, hayaller kurarak gidiyoruz işte!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir